''Kim olursan ol yine gel''
13.Yüzyılda yaşamış Mevlana Hazretleri günümüzde yaşıyor olsaydı, herhâlde ''Ne Olursan Ol Sahici Ol''
Derdi diye düşünüyorum.
Çünkü öyle bir zamanda yaşıyoruz ki...
Yediğimiz içtiğimizden tutun...
Konuştuğumuz, düşündüğümüz, sevgimiz, ilişkilerimiz, siyasetimiz ve eylemlerimize kadar...
Her şey suni, yapay ve sahte!
Öyle ki...
Etrafımızda madden ve manen hakiki şeyleri göremiyoruz.
Kimseye arkamızı dönmeye gelmiyor.
Hain bir darbe geliveriyor hemen.
Başta siyasetçiler olmak üzere...
Bürokratından, esnafından, konusundan komşusundan, dostundan arkadaşından, akrabasından hısımından...
Üreticisinden tüketicisine kadar...
Her alanda bir sahtelik hakim!
Birçoğumuzun ağzından çıkanla kalbinden geçen bir değil.
Ürünler gibi insanlarda 'Ayıplı' statüsüne girdi.
Konuştuğumuz, samimi olduğumuz yüzümüze gülen kişilerin bir süre sonra nasıl bir canavara dönüştüklerine şahit oluyoruz.
Ortalık...
Vaatlerini yerine getirmeyen siyasetçiden, hilebaz zanaatkârdan, bir malı bire on karla kakalamaya çalışan sahtekâr esnaftan, yüze gülüp arkadan kuyu kazan arkadaştan...
Ne onduğunu ne öldüğünü isteyen akrabadan, gönülden bir selamı esirgeyen ikiyüzlü insanlardan geçilmiyor maalesef.
Davalar ve fikirlerde sahteciliğin malzemesi oyuncağı oldu.
Kimin ne fikirde olduğu belli değil.
Sağcı bildiğin sola kayıyor, solcu bildiğin sağa...
Dindar ataist, ataist dindar oluveriyor bir anda.
İnsanlar böyle olunca...
İnsanların dilinden ve elinden çıkan sahteleşiyor.
''Seviyorum'' diyenin sevmediği, ‘dost' bildiklerimizin düşman çıktığı tescillendi neredeyse.
Bir sahtecilik ve aldatmaca gırla gidiyor.
Aldığımız tereyağının patates püresi, balın safi şeker, toz biberin kiremit tozu çıktığını kanıksadık artık.
Yün diye aldığımız naylon, deri bildiğimiz polyester çıkabiliyor.
Garantili diye aldıklarımız bile muhatap bulamadan elimizde kaldığı görülmedik şeyler değil.
Alışveriş yaparken salavat getiriyoruz.
İş yaptırmaya sözüne sadık adam bulamıyoruz.
Daha neler neler...
Elimizi nereye atsak bir sahtelik, yapaylık.
Karşıya bakınca sahteliği dibine kadar gören biz, kendimiz çok mu gerçeğiz acaba?
Bunun muhasebesini gerçekten yaparsak cevabı çok rahat verebiliriz.
Geriye şu soru sorulabilir.
Biz neden böyle olduk?
Bana göre tek kelimeyle özetlemek mümkün.
Siyasetçiler ve onların değirmenine su döken 'bizler' diyebiliriz.
Evet...
On yıllardır halka bir türlü verdikleri sözlerine sadık kalmayan siyasetçiler ve onları sorgulamayan bizler...
Turgut Özal’dan beridir her gelen lider ''bana bir beş-on yıl verin Türkiye’yi düzlüğe çıkaracağım'' dedi.
Hatta Süleyman Demirel iki yıl da hem araba hem ev sözü verdi.
Yani açık açık halkı kandırdığını söyledi.
Ve bu siyasetçi otuz yıl ülke yönetiminde söz sahibi oldu.
Bizlerde bunu bile bile yuttuk.
Günümüzün geçtiğini kar saydık.
Ve bu kandırmaca iliklerimize kadar işledi.
Geçmişte bunlar oldu da günümüzde durum çok mu farklı?
Altı ay önce birbirine demedikleri hakaret kalmayan siyasetçiler altı ay sonra çok sıkı dost olmadılar mı?
Bunu görmezden geldik de sonuç değişti mi?
Koskoca hayır!
Maalesef...
Türk siyaseti sözüne sadık olamadı.
Biz de verilen sözün takipçisi...
Türk Milleti olarak büyüklerimizden bunları görünce hayatımıza güzel şeyler katamadık.
En basit ifadeyle’ ‘Devletin malı deniz yemeyen domuz'' şiarıyla hayatımızı yönlendirdik.
Yok, tu aslında birbirimizden farkımız!
''Çalıyorlar ama çalışıyorlar'' diyen bir toplum, dürüstlük ve ahlak adına hangi doğruluğun sahibi olacaktı sizce?
Bir acı hakikatin da altını çizmemiz gerek.
Kendi özel mektubu için devletin kâğıdını kullanmayan...
Sırtında paltosu bile yokken İstiklal marşı için verilen ödülü kabul etmeyen Vatan şairi M.Akif Ersoy'un adını ağzından düşürmeyen ve onun manevi şahsiyetinin bayraktarlığına soyunan bu milletin sahteciliğin içine düşmemesi mümkün olabilir mi?
Tabi ki tereyağına patates püresi katılması çok normal!
Saygılarımla...









